Trump’ın sığınmacılarla savaşı – Jason Hammond’ın yazısı

ABD’nin başarısız göç politikasının distopyan sonuçlarını, aralarında çocukların da bulunduğu mülteci kalabalığına umursamazca biber gazı sıkan sınır polisinin görüntülerinden daha iyi tasvir eden çok az şey vardır.

California’daki yıkıcı yangınlar hâlâ yanıbaşlarında sürerken, yaklaşık 4,700 mülteci ve göçmen, bir ABD sınır kapısında sığınma elde etme umuduyla Meksika sınır kasabası Tijuana’da, kapasitesini aşmış barınaklarda bekliyor.

Bu krizin sebebi aslında sığınmacılar değil. Şiddete asıl yol açan, sınırın militarize edilmesi ve insanların özgürce hareket etmesini engelleyen “zehirli milliyetçilik”.

Trump’ın “yabancı düşmanlığı”nı beceriksizce arkasına gizlediği milliyetçi “Önce Amerika” ajandası, sınır polisinin, binlerce mil yol katederken zaten türlü sıkıntılara maruz kalmış mültecilere kasıtlı şiddet uygulamasını haklı göstermekte yetersiz kalıyor.

Trump yönetimi, göçmen konvoyunun sınıra ulaşmasını engellemek ve onları içeri girmeye çalışmaktan vazgeçirmek için her şeyi yaptı. Konvoyu durdurmazlarsa, Honduras, Guatemala ve El Salvador’a yardımları kesme tehdidi bunlardan biri.

25 Kasım, bardağı taşıran son damla oldu

Sığınma amaçlı sınır girişlerini tamamen kaldırmaya yönelik başarısız bir girişimle imzaladığı başkanlık kararnamesi, potansiyel sığınmacıları dehşete düşüren, “çocukları ailelerinden ayırma” şeklindeki gaddar uygulama, yaşadıkları travmayı önemsiz göstererek onların sığınmacı olduğu gerçeğini tamamen inkâr etmesi, korkutucu bir mülakatta başarısız olanların derhal sınırdışı edilmesi, haftalarca veya aylarca süren gözaltı ihtimalini de içeren aşırı yavaş başvuru süreci…

ABD hükümetinin sözleri ve eylemleri, Meksikalı ve Orta Amerikalılar’ı ülkede istemediklerini açıkça ortaya koyuyor.

25 Kasım Pazar günü, ABD sınır polisinin Tijuana yakınlarındaki sınırda sığınma hakkı için yürüyüş ve gösteri yapan bir grup göçmene korkakça müdahale etmesi, bardağı taşıran son damla oldu.

Çok sayıda insanın sığınma talebiyle sınıra ulaşacağı bir aydan uzun süredir biliniyordu; yani bu herkesin beklediği bir sonuçtu. ABD, çaresiz insanları yaralayacak dikenli teller takmak için sınıra deniz piyadeleri göndermek yerine, mülteci kampları hazırlamış ve personel sayısını arttırmış olmalıydı.

Kullanılan silahlar ‘ölümcül’dü

Her ne kadar militarize bir sınır bölgesinde toplumsal olaylara müdahale silahlarının kullanılması neredeyse rutin olsa da, Trump, önceki Pazar günü sınır polisinin uyguladığı şiddeti savunurken, gerçek dışı bir iddiada bulundu: Kullanılan silahların “ölümcül olmadığını” söyledi.

Oysa, biber gazı mermisi ve göz yaşartıcı gazın doğrudan temas ettiğinde öldürebileceği ve dumandan kaynaklanan uzun süreli sağlık sorunlarına sebep olabileceği biliniyor. Üstelik bunlar, uluslararası hukuka göre yasadışı kimyasal silah kapsamına giriyor. Yalnızca ülke sınırları içinde kolluk güçleri tarafından kullanılması yasal.

Tüm bunlara rağmen, her gün yüzlerce insan, San Diego yakınlarındaki San Ysidro sınır kapısına gelmeye devam ediyor ve çoğu geri çevriliyor. Onlara ABD Gümrük ve Sınır Koruma İdaresi’nin “tam kapasiteye ulaştığı” söyleniyor.

ABD’den sığınma alarak içeri girme ihtimali için beklerken yaşadıkları zorluk ve tehlikeleri düşündüğünüzde, insanların tel örgüye tırmanmaya çalışması veya onu kesmeye çalışmasında şaşıracak bir şey yok.

Durum aslında çok net. İnsan hayatı, kanunlardan daha önemlidir. Hayatta kalmak veya başarılı olmak için nereye gitmeleri gerektiğini hissediyorlarsa oraya gitme zorunluluğu nedeniyle, sınırdan girme hakkına sahipler. Benzer durumdaki herkes, aynı şeyi yapardı. Zira yasal süreç, fazla uzun ve genelde başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu nedenle, ülkeye giriş biçimlerine dayanan “iyi göçmen / kötü göçmen” ayrımına son verilmeli.

Başka bir ülkeye taşınma ve sığınma talep etme özgürlüğü, B.M. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre “temel haklar” kapsamındadır. Bu haklar, ayrıca ABD’de 1980’de kabul edilen “Göçmen Yasası” tarafından da korunuyor.

Trump, ara seçimlerde göçmenlere yönelik korkuyu kullandı

Trump, Kasım ayı başındaki ara seçimler sırasında, Cumhuriyetçi Parti’nin oylarını garantilemek için, yaklaşan göçmen karavanına yönelik korkuları kullandı. Göçmenleri şeytanlaştırarak ve karavanı “yasadışı yabancıların saldırısı” diye nitelendirerek, “aralarında Ortadoğulu’ların bile olduğu soğukkanlı suçluların işgali”ni geri püskürtmek için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi.

Bu, onun seçmen tabanının çoğunluğunu oluşturan İslamofobik ırkçılara göz kırpmanın ötesinde, gerici ve aşırı sağcı beyaz faşistlere yönelik bir “köpek ıslığı”ydı. [Çevirmen notu: “Köpek düdüğü politikası”, toplumun geneli için belli bir anlamı olan, ancak içerdiği şifreli dil sayesinde özel bir hedef kitleye farklı bir anlam ifade eden siyasi mesaj biçimidir.] Ki bu kitle de, milisleri sınırda seferber ederek ve dehşet verici başka ölümcül şiddet olaylarına imza atarak karşılık verdi.

Hatta ordu da devreye girdi. Gülünç derecede klasik, Bush Hanedanı Dönemi’ne yakışır absürt ismiyle “Operasyon Sadık Vatansever”… Sınır polisine destek için başlatılan bu oldukça pahalı operasyonun ismi, ara seçimlerin ertesi gününde şüpheli bir şekilde derhal değiştirildi. Basitçe “sınır desteği” adıyla anılmaya başlandı.

Operasyon kapsamında, 5,900 deniz ve kara kuvvetleri personelinin sınıra konuşlandırılması, yaklaşık 210 milyon dolara mal oldu. Savunma Bakanı Jim Mattis’e göre bu, iyi bir savaş idmanıydı.

Öte yandan, iltica taleplerine ilişkin sürecin uzunluğunu, detaylı güvenlik soruşturmalarına bağlayan muhafazakâr argümanın elle tutulur yanı yok. Çünkü dayandığı mantıksız ve abartılı korkular, sığınmacı ve göçmenlerin inanılmaz düşük suç oranlarıyla tamamen orantısız.

Operasyona ayrılan para ve insan gücünün, mültecilere yardım için kullanıldığını hayal edin. Fakat ordunun orada bulunmasının tek amacı, mülteciler yerine, sınırdaki savunma cephesi olan ABD sınır polisine “yardım etmek”.

Göçmenlik, ‘terörizm’e karşı kurulan İç Güvenlik Bakanlığı’na devredildi

İltica taleplerinin değerlendirilmesi sürecine gelecek olursak, bu konu, hâlihazırda Gümrük ve Sınır Koruma İdaresi (CBP) ile birlikte “ICE” olarak bilinen Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza’nın alanına giriyor. Sadece 15 yıllık geçmişe sahip ICE, eski Başkan George W. Bush döneminde kuruldu.

Daha önce Çalışma Bakanlığı’nın sorumluluğunda olan göçmenlik süreci, sonradan, “terörizmle mücadele” amacıyla kurulmuş olan İç Güvenlik Bakanlığı’na devredildi. Bu, göçmenleri “terörist”lerle aynı kefeye koymaya yönelik kasıtlı bir propaganda eylemiydi. Ve bunun felâket sonuçları, göçmen nüfusunun giderek artan bir ayrımcılığa, kitlesel izlemeye ve suçlu muamelesine maruz kalması şeklinde ortaya çıktı.

Her ne kadar Obama döneminde rekor sayıda tutuklama ve sınırdışılar yaşanmış olsa da, Trump’ın seçilmesinden bu yana ICE, faaliyetlerini iyice arttırdı; tutuklama ve sınırdışıların sayısını tüm zamanların zirvesine çıkardı, kimileri onyıllardır ABD’de yaşayan sayısız aileyi dağıttı. Fakat hâlâ yeni bir kurum sayıldığından, onsuz bir dünya tasavvur etmek o kadar da zor değil. Yani feshedilmesi mümkün ve feshedilmeli de.

Kısacası, ABD’nin sığınma başvurularını işleme almaktaki isteksizliği ve insanları sınırdan geri çevirmesi, bir insan hakları ihlalidir ve 25 Kasım’da uygulanan şiddet, zulümdür.

Sorunun kökeni, aslında “vatandaşlık” kavramının yeniden değerlendirilmesi ihtiyacında yatıyor. Bu noktada, Trump’ın faşizme geri dönmek için elinden geleni yaptığını görüyoruz. Küreselleşmeyi kınayarak ve İç Savaş dönemine ait bir reform olan, ülke sınırları içinde doğan herkese otomatik olarak vatandaşlık veren Amerikan anayasasının 14’üncü maddesini ortadan kaldırarak…

‘İklim değişikliği’ gibi acil küresel sorunlar için seferber olunmalı

Trump’ın ırkçılığı ve diğer ülkelerde yaşayan insanları sürekli olarak aşağılaması, halklar ve ülkeler arasında cehalet ve nefreti teşvik ederek, “öteki” kavramını besliyor. Bu aslında temelde, beyaz üstünlükçü milliyetçiliktir ve kökü kazınmalıdır. Bu anlayışın daha fazla savaş ve sınırda daha fazla şiddet dışında bir geleceği olamaz. Tıpkı 25 Kasım’da yaşanan şiddet gibi.

“İklim değişikliği” gibi, bir avuç kapitalist hükümetin çözemeyeceği acil küresel sorunların varlığı netleştikçe, sıfır toplamlı bir oyunda, kaynaklar için savaşan devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri, öngörüsüz ve ölmekte olan bir yapının dışına çıkarak, düşünmeye başlamalı ve yeni yollar araştırmalıyız.

Geleceğimiz, hâlihazırdaki sürdürülemez yapıyı yeniden gözden geçirerek, yeni bir sisteme geçmeye, komünal, küresel ve sınırların olmadığı bir hümanizme doğru yol almaya bağlı.

İşe, bu bozuk sistemden en çok etkilenen, sınırların açılması çağrısı yapan insan gruplarının sesini dinleyerek başlayabiliriz. ICE’ı feshetmeli, insanlara sığınma hakkı vermeli, ülkeler arasında göç etmeyi kolaylaştırmalı, ordu ve polis gücüne yapılan yatırımları çekmeli, sağlık ve eğitim alanlarında faaliyet gösteren sosyal yardım örgütlerine fon sağlamalı ve dünyamızın karşı karşıya olduğu uzun vadeli sorunlardan bazılarını çözmeye yönelik uluslararası kamu politikaları geliştirmeliyiz.

Çeviren: G. Hilal Stellmach

Yazarımız Jason Hammond hakkında detaylı bilgiyi aşağıda bulabilirsiniz.

ABD’li insan hakları aktivisti Jason Hammond, Chicago Illinois Üniversitesi’nde felsefe ve psikoloji eğitimi aldı. Indiana merkezli bir anti-faşist grupla birlikte neo-Nazi ve beyaz üstünlükçü grupların toplantılarına baskınlar düzenleyen Jason, 2015’te bu baskınlardan biri sırasında tutuklandı ve bir yıl cezaevinde kaldı. Chicago’da yaşayan Jason, kendisini “anarşist teorisyen / müzisyen / bisiklet süren, yazan, içen ve düşünen bir punk / hobileri arasında ırkçılık ve kölelik karşıtı eylemler düzenlemek olan bir yoldaş” olarak tanımlıyor. Yazarımıza ulaşmak için: [email protected]